Bilgi Zamanı

Sadeleştirme Akımı ve Tarihçesi

Sadeleştirme Akımı ve Tarihçesi
18 Ağustos 2013 - 8:38 'de eklendi ve 1168 kez görüntülendi.

Sadeleştirme akımı nedir ne zaman başlamıştır,temsilcileri kimlerdir

SADELEŞTİRME AKIMININ TARİH­ÇESİ

(Edebiyat)

Osmanlıca’nın daha başlangıcında eserlerini sade Türkçe yazmak ilkesini be­nimseyenler vardır. XIV. yy’da Kâbusnâ- me’nin çeviricisi Mercimek Ahmet anılmalıdır.

XV. yüzyılın sonunda aruz ölçüsü ile ve çok sade bir dil ile şiir söyleyen Aydınlı Visali ortaya çıkmıştır. Bu akımı XVI. yüz­yılda güçlendirenler Tatavlalı Mahremi ile Edirneli Nazmidir. “Basit Türkçe” akımını sürdürmüşlerdir. Ancak birinci sınıf şair ol­madıkları için başarı elde edilememiştir.

Nâbî, süslü dil kulla­nanlara şöyle itiraz etmiştir.

Eş şi’r miyanında satan Lafz-ı garibi

Divan ı gazel nüsha-i kâmûs değil.

Aynı yüzyılda mahallileşme ve hal­ka yaklaşma akımı ortaya çıkar. Şiirlerde halk kelimeieri, halk deyimleri kullanılır. Halkın âdet ve geleneklerine bağlı olan günlük yaşayış çizgileri de yer alır. Bunun temsilcisi de Nedim (1681-1730)dir. Bu yüzyılda bazı Divan şairleri hece ölçüsü ile de şiir yazmıştır. Nesir eserlerinde de az çok sadeleşme görülür.

XVIII. yüzyılda da bu yerli hava akımı, nesirde kendini gösterir. Mahallileşme ve yalınlaşmaya rastlanır. Mustatraf tercüme­si yazarı Vak’anüvis Esad Mehmed Efendi sağlam görüşler ileri sürer.

A. Tanzimat Döneminde Dilde Sa­deleşme Akımı

Bu dönemde dilde sadeleşme akımı­na katılanlar artmıştır.

Namık Kemal Dilin yalınlaşması hususunda en önemli makalesi Lisan-ı Osmani’nin edebiyatı hakkında mülâhaza­tı şamildir. Bu makale 1866’da yayımlanan Tasvir-i Efkâr gazetesinin 1. sayısında bu­lunur. Bu sayıda Kemal’in fikri şudur: Ek­ser erbâb-ı kalem yazdığını söylemekten ve söylediğini yazmaktan haya eder = Ço­ğu yazar yazdığını söylemekten, söylediği­ni yazmaktan utanır.

Ayrıca N. Kemal, 1882 yılında Midil­li’de yazdığı Celal Mukaddimesinde şöyle diyor: “iki sayfalık bir yazı okumak için her­kesi seksen defa Kamus’a veya Burhan’a müracaat mecburiyetinde bulundurmak ni­çin ma’rifetten ma’dud olsun.”

Dilin düzeltilmesi N. Kemal’e göre şu iki noktanın gerçekleştirilmesi mümkün­dür:

  1. Dilin kurallarını yetkin biçimde, gra­mer ile meydana getirmek.
  2. Yeni kelimeler almadan, mevcut olanları bir sözlükte toplamak.

Ali Suavi Dilin sadeleşmesini is­teyenlerden birisidir. 1867 yılında çıkan Muhbir gazetesinin 28. sayısında “Gaze­te” başlıklı başyazıda şöyle der: “Gazete­leri İstanbul’da avam lisanı olan Türkçe ile yazalım.” Ulûm gazetesinde çıkan başka bir yazısında ise (Paris 1869) kısa cümle­ler ve anlamı açık kelimeler kullanılmasını ileri sürmektedir.

Ahmet Mithat Dilin sadeleşme­si için çalışanların başında A. Midhat gelir. 1871 yılında Basiret gazetesinde çıkan Ehemmiyetli bir layihadır başlıklı yazısın­da şu fikirleri ileri süren: “Halkın kullandığı bir lisan yok mu? Onu millet lisanı yapa­lım.” derken ekler: Arapça-Farsça ne ka­dar isim ve sıfat tamlamaları varsa kaldırıl­malıdır. Dil. 700 kişi tarafından anlaşılıyorsa yarın 7000 kişi anlar.

Ahmed Midhat Efendi’nin dil hakkın­daki görüşleri “Dağarcık” dergisinin ilk sa­yısında (1871) çıkan Osmanlıca’nın Islahı baş yazısında görülür. Yazıda şunları açıklar: “Mickir dil yalnız kendi kelimeleri ile kullanılamaz. Şinasi’nin yalınlaştırma hareketi daha da geliştirilip genelleştirilmelidir.”

Dilin sadeleştirilmesi için şunları salık verir:

1. Arapça gramer ve cümlesinden, isim ve sıfat tamlamaları ile tekillik-çoğunluk dilimize sokulmasın:

2. Bir kelimenin Türkçesi, fakat bilinen Türkçesi varsa, Farsça-Arapça kullanılma­sın:

Şemsettin Sami, Dil hakkında en açık ve sistemli olarak fikir ortaya koy­muştur. Fikirlerini 1880 yılında Hafta dergi­sinde yayımlanan Lisan-ı Türkî başlıklı ya­zısında açıklamıştır. Şöyle der: “Bu lisanla mütekellinin olan kavmin önemi “Türk” ve söyledikleri lisanı ismi dahi “Lisân-ı Tür- ki’dir.”

Şemseddin Sami, Türk dilindeki Arapça-Farsça kelime ve tamlamaların atılabi­leceğini, dilin yalınlaşmasının mümkün ol­duğunu belirtmiştir.

Muallim Naci Dilin yalınlaşması­nı ileri sürenlerden birisi de Muallim Na­ci’dir. Dil hakkındaki fikirleri Istılâhât-ı Ede- biyye (1891) adlı eserinin sonunda bulunmaktadır. Bu görüşler daha önce 1887 yılında Mecmua-i Muallim’de yayım­lanmıştır. Bazı görüşleri şöyle sadeleştirilebilir: Bir takım gereksiz sözlere boğul­muş olan dilimizin sözlerden arıtılmasıyla, yalınlığının, güzelliğinin ortaya çıkarılması zamanı çoktan gelmiştir. Bir söz ne kadar doğal söylenir, ne kadar doğal yazılırsa o derece güzel olur. Dilimizin doğallığını ko­rumak için dikkat olunacak şeylerden biri de (ve)nizi ar kullanılmasıdır. (…) Dilimiz hiç bir dilin kurallarına ve söylenişine bağlı kalmak zorunda değildir. Osmanlı dili başlı başına bir dildir.”

Kemalpaşazâde Said Bey Devrin tanınmış gazeteci ve yazarlarından Said Bey’in dilin yalınlaşması ile ilgili şöyle bir kıtası vardır:

Arapça isteyen Urkan’a gitsin Acemce isteyen iran’a gitsin Frengiler Frengistan’a gitsin Ki biz Türküz, bize Türkü gerektir. B. Servet-i Fünun Döneminde Dil 1895-1901 yıllarında Edebiyat-ı Cedi­de de denilen neslin dili sadelikten uzaktır. Ahmet Haşim’le Hüseyin Cahit bir tarafa bırakılırsa, bu dönem şairleri Arapça- Farsça kelime ve tamlamaları daha da art­tırmışlardır.

  1. S.F. çular dile sözlüklerden kabine alıp soktular.
  2. Fransız edebiyatından aktarılma deyimler kullandılar.
  3. Farsça tamlamalar, birleşik sıfatlar­la dili ifade ettiler.

Yakın dili kullanmayışları başlıca iki nedene dayanır. A. Halka kitap eden doğrudan doğruya tiyatro eserleri yazma­maları. B. Gazete yazıları yazmamaları.

Bu dönemde yakın Türkçe ile yazan bağımsız yazarlar da vardır: Hüseyin Rahmi, Ahmet Rasim gibi Hece vezni ile ve yakın Türkçe ile bu dönemde Mehmed Emin de yazmıştır. Rıza Tevfik Bölükbaşı’yı da yalın Türkçe ile yazanlardan say­mak mümkün.

Tevfik Fikret 1989 yılında Servet­i Fünûn dergisinde Tasfiye-i Lisan başlıklı yazısında “unvanın fena olmadığını, yüz­lerce yıldan beri alışmış bulunduğumuz Arapça, Farsça kelime ve tamlamaları kal­dırıp yerine karşılığın bulamayacağımız Türkçeleri koymakça mı?” der.

Halid Ziya 1899 yılında Serveti Fünun’da yayımlanan Karilerine mektuplar başlıklı yazısında şöyle demekte:

Lisanın sadeleştirilmesinden bahsedi­lince herkesin hatırına Mâverâ-yı Kafkas geliyor. Fakat o lisanı Bursa’da, Kon­ya’da, Sivas’ta, Harpufta Musul’da anlar­lar mı? Osmanlı lisanını anlamıyorlar diye bütün Osmanlılara Uygurca mı, Tatarca mı öğretmeğe teşebbüs olunacak? Bütün fakır ü mahdüdiyyeti ile öyle bir lisanı öğ­retmeğe teşebbüs edeceğimize bugünün lâtîf güzel Osmanlıcasım öğretmeğe çalış­mak elbette müreecaktır.

Etiketler :
HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER