Bilgi Zamanı

Çeşmelerin Tarihi

Çeşmelerin Tarihi
22 Temmuz 2013 - 0:45 'de eklendi ve 1407 kez görüntülendi.

Şimdi sizlere bizlere bazen hayat kaynağı gibi görülen çeşmelerin tarihi hakkında bilgi vereceğiz. Dilerseniz önce çeşme nedir diyelim ardından çeşmenin tarihçesi bilgisini aktaralım.

Çeşme, depo ve kaynaklardan borularla getirilen suyun kamunun kullanması için akıtıldığı yapı. Eski zamanlardan beri çeş­meler bahçelerin ve kentsel alanların düzenlenmesinde en önemli öğelerden olmuştu. İlk havuz örneklerinden biri eski Lagaş kentindeki (bugün Telloh) İÖ y. 3000’den kalma kayalara oyulmuş Babil havuzuydu. Komel Irmağı vadisinde bulunan gene kaya­lara oyulmuş bir Asur çeşmesi, akıntı yö­nünde basamak basamak alçalan havuzlar­dan oluşuyordu. Su, en alttaki şaha kalkmış iki aslan kabartması ile bezenmiş olan bu havuzların birinden öbürüne küçük oluklar aracılığıyla akıyordu. Geç Helenistik dö­nemde Yunanistan’da olduğu gibi, su kay­nakları Ege uygarlıkları boyunca çoğu za­man kutsal sayılmış, çıktığı yere yapay havuzlar, çevresine ise tapınaklar yapılmış­tı. Gerek yazılı kaynaklar, gerekse kazılar Eski Yunan’da çok gelişmiş çeşmelerin olduğunu göstermektedir. Lerna’daki sü­tunlarla çevrili çeşme, Korinthos’taki nympha (su perisi) Pirene’ye adanmış kay­nak ünlüydü. Büyük su depolarıyla donatı­lan ve çoğu kez önüne güneşi kesecek sütunlu bir saçak yapılan Eski Yunan çeş­meleri, daha çok işlevsel nitelikte olurdu.

Roma uygarlığında castellum adı verilen depolarda toplanan su, hamamlarla büyük konaklardan başka halkın gereksinimini karşılayan sokak çeşmelerine de dağıtılırdı. Pompei’de soyluların evlerindeki bezemeli avlu çeşmelerinin yanı sıra halkın kullandığı sokak çeşmesi örnekleri de bulunmuştur. Sokak çeşmeleri dikdörtgen biçimli basit bir su yalağı ile bunun üstünde yer alan küçük bir gövdeden oluşur; su bu gövdenin tepe­sindeki taştan oyulmuş insan ya da hayvan başının ağzından akardı.

Romalılar bunların yanı sıra, Helenistik dönemde ortaya çıkan ve daha çok dekora­tif bir ağırlık taşıyan nymphaeum (çeşme yapısı) türünü de geliştirdiler. Çoğunlukla bir yarım kubbeyle örtülü bir eksedra biçimindeki Roma nymphaeum’ları, zaman içinde anıtsal boyutlu su gösterisi yapılarına dönüştü. Üst üste birkaç hat halinde düzen­leniyor, sütunların arasındaki nişlerle içine yerleştirilen heykellerin ağzından sular akıtılıyordu. Çoğu kez mozaiğin kulla­nıldığı zengin bir mimari bezeme anlayışı egemendi. . Gerek kalıntılardan, gerekse dönemin duvar resimlerinden Roma çeşme­lerinin örneklerini görme olanağı vardır. Bunlar, çeşmenin bir bahçe bezeme öğesi olarak ne kadar tutulduğunu ortaya koy­maktadır.

Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde, örneğin Roma’daki eski San Pietro Bazilikası’nda olduğu gibi, çeşmelere bir arınma simgesi olarak bazilikaların atrium’larında yer veriliyordu. Batı Avrupa’da ve Bizans İmparatorluğu’ndaki manastırlarda da böyle avlu çeşmesi uygulamaları sürdü (örn. Cluny Manastırları).

Ortaçağın başlarında çeşmeler önemini yitirdi; su gereksinmesi büyük ölçekte ku­yulardan sağlanır oldu. 12. yüzyıldan sonra sokak çeşmeleri yeniden ortaya çıktı; kay­naklar da mimari açıdan ele alınarak çeşme haline getirildi. Bunlar genellikle bir merdi­venle inilerek ulaşılan bir havuz haline getiriliyor, havuzun üzeri bazen duvarlara, bazen de yalnızca ayaklara oturan bir tonozla örtülüyordu. Poitiers’deki Joubert Çeşmesi’nin (yapımı 14, onarımı 16. yy) ilk biçimi de böyleydi. Ortaçağda sokak çeşme­lerinin genellikle çokgen ya da daire biçi­minde, kenarları yer yer yuvarlak çıkıntılar yapan yalakları olurdu. Su, yalağın ortasın­da yükselen sütun ya da ayağın üstündeki bir dizi oluktan akardı. Ortaçağın sonların­da, çoğunlukla loncalar eliyle gerçekleştiri­len kamu yapılarının önemli bir bölümünü çeşmeler oluşturuyordu. Pek azı ayakta kalabilmiş bu çeşmelerden, heykellerle be­zeli, demir parmaklıklı gotik üsluptaki kulesiyle Nürnberg’deki 14. yüzyıl sonun­dan kalma Schöner Brunnen (Güzel Çeş­me) önemli bir örnektir.

Ortaçağın sonlarında çeşme abartılı bir bezeme öğesi olarak yemek masalarında bile yer almaya başladı. Bu dönemde Bi­zans saraylarında çeşitli şaraplar akıtan masa çeşmelerinin varlığından söz eden kayıtlar varsa da, bunun hiçbir örneği günümüze kalmamıştır.

Rönesans’la birlikte İtalya’da çeşme tasarımında heykel sanatının öne çıktığı yeni bir dönem başladı. Düşey bir taşıyıcı üstüne sıralanmış daire ya da çokgen biçimli bir dizi havuzdan oluşan çeşmeler çok yaygın­dı. Bunların en tepesinde de suyun aktığı bir figür bulunurdu. Leonardo da Vinci 4e çeşme tasarımları yaptı. Rönesans’ı izleyen barok dönemde çeşmeler, karmaşık bir havuz, heykel ve su oyunu düzenlemesine dönüştü. Roma kenti barok üsluptaki çeşmeleriyle ünlendi. Bunlar arasında Bernini’ nin Navona Meydanı’ndaki Dört Irmak Çeşmesi ile Niccolo Salvi’nin Trevi Çeşmesi özellikle önemlidir. Bu tür çeşmeler papanın önderliğinde meydan ve kiliseleriyle yeniden inşa edilen Roma kentine canlılık kazandırıyordu.

Bu dönemde İtalya’da sokak çeşmelerin­den başka, villaların bahçeleri için de çok gösterişli özgün çeşmeler yapıldı. Ayrıntılı mekanik düzenekler yardımıyla şaşırtıcı et­kiler elde edildi. Örneğin Tivoli’de Este Villası’ndaki su orgu (1549) ancak belirli döşeme taşlarına basıldığında çalıyordu. Este Villası’ndaki çeşme ve Frascati’deki Aldobrandini Villası’ndaki çağlayanda ol­duğu gibi, çoğu bir yamaç üstünde yer alan bu villaların konumlarından yararlanılarak yüksekte bulunan çeşmelerin aşağıdakilere su vermesi sağlanıyordu.

İtalya’daki bu örnekler Avrupa’nın kuzey ve batı bölgelerinde gelişen anıtsal boyutlu sokak ve süslü bahçe çeşmelerini etkiledi.

İslam mimarlığında temizlik, abdest alma ve su içme işlevlerini karşılamak için yapı­lan çeşmeler, özellikle Anadolu Türk mi­marlığında kent dokusu içinde çarpıcı öğe­ler oldular. Çeşmelere konumlarına, fiziksel biçimlenişlerine ve yapılış nedenlerine bağlı olarak “meydan çeşmesi”, “çukur çeşme”, “oda çeşmesi” ve “namazgâh çeşmesi” gibi adlar verilirdi.

En yalın biçimiyle suyun depolandığı bir su haznesi, suyun aktığı bir lüle ya da musluk ve bir yalaktan oluşan çeşmeler, yapıldıkları dönemin mimarlık üslubu içinde belirgin heykelsi değerler kazandılar. Musluk tabla­sı, musluk bölümünü çevreden ayıran niş, nişin üzerindeki kemer, nişin yüzünü oluş­turan kemer aynası, su kabı konan niş ya da konsol, yalak kenarındaki set gibi yapısal; gömme ayak (pilastr), silme, korniş gibi bezemesel ve yazıt, tuğra gibi belgesel öğeler çeşme tasarımını belirleyen etmen­lerdi.

Anadolu Türk mimarlığında 13. yüzyıldan kalan çeşme örnekleri azdır. Konya’da Sahipata Camisi, Sivas’ta Gök Medrese ve Afyon’da Çay Medresesi çeşmeleri bu dö­nemin önemli örnekleridir. Musluğun bu­lunduğu niş ve nişi çevreleyen bezeme öğeleriyle çeşme cephesi tasarımının ana şeması bu örneklerde belirmişti. Osmanlılarda çeşme yapımı kent içi suyollarının yapımının hızlandığı I. Süleyman (Kanuni) döneminde çoğaldı. Kaynaklardan künkler aracılığıyla saraylara, konaklara ve konutla­ra su dağıtımı sağlandığı gibi, mahallelerde hayır yapısı olarak sayısız çeşme kullanıma açıldı. Klasik dönemin sivri kemerli, yalın görünüşlü çeşmelerinden sonra, Lale Devri’nde çeşme yapımı hızlandı ve cephe tasarımı zenginleşti. Özellikle meydan çeş­meleri anıtsal bir görünüm kazandı. Ayasofya’nın arkasındaki III. Ahmed Çeş­mesi {bak. Ahmed III. Çeşmesi), Üs­küdar’daki III. Ahmed Çeşmesi (1729) ve Tophane Çeşmesi, geniş saçakları, küçük kubbeleri ve dört cephelerindeki doğalcı bezeme öğeleriyle bulundukları meydanlarda birer odak noktası oldular. Rokoko üslubunun izleri Üsküdar Saadeddin Efendi Çeşmesi’nde (1741) görülür. Nuruosmaniye Çeşmesi (1755) barok üslu­bun en güçlü örneğidir. 18. yüzyılın ikinci yarısının en belirgin öğesi, niş kemerinin kilit taşındaki istiridye kabuğuna dönüşmüş akantus yaprağıdır. III. Selim ve II. Mahmud dönemlerinde madalyon, hotoz, ku­maş kıvrımları, tuğra, amfora, tüy, silah gibi örgelerle ampir üslup egemen oldu. Sultanahmet’teki Çevri Kalfa Çeşmesi (1819-1920), Maçka’daki Bezmiâlem Valide Sultan Çeşmesi (1839) ve Talimhane’deki II. Mahmud Çeşmesi (1843) bu üslubun özelliklerini taşır. 19. yüzyılın sonlarında, Aksaray’daki Pertevniyal Valide Sultan Çeşmesi’nde (1881) görüleceği gibi, Osman­lı mimarlığı genelinde çeşmelerde de eklek­tik bir tavır yaygınlaştı. 20. yüzyılın başına ait Maçka’daki II. Abdülhamid Çeşmesi art nouveau ve Osmanlı öğelerinin karışı­mıyla dikkati çeker. I. Ulusal Mimarlık döneminde klasik Osmanlı üslubu çeşme­lerde de yeniden canlandırıldı (Kısıklı Çeş­mesi, 1914).

Sokak çeşmelerinden başka, konutlardaki çeşmeler de küçük, ama gerek mimarlık, gerekse heykel sanatı bakımından değer taşıyan örneklerdir. İstanbul’da Topkapı Sarayı’nda ve 18-19. yüzyıllardan kalan saray, konak ve hamamlardan çok sayıda bu tür çeşme örneği günümüze ulaşmıştır. Topkapı Sarayı’nda III. Murad Odası ve I. Abdülhamid’in Yatak Odası’ndaki çeşme­ler, dönemlerinin üsluplarını tanımlayan seçkin yapıtlardır.

Etiketler :
HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER